Ekosistem Sağlığı, Toplum Sağlığıdır.
Tabiatın rahmi olan Sulak Alanlar Yeryüzünün "böbrekleri" olarak sadece suyun temizlenmesini sağlamıyor; aynı zamanda karbon yutakları olarak iklim krizine karşı en büyük kaledir. Ancak son 55 yılda sulak alanlarımızın %22'sini kaybettik. Bu kayıp, sadece göllerin kuruması değil, binlerce türün evsiz kalması ve ekosistemin biyolojik arıtma kapasitesinin çökmesidir.
Kuruyan her sulak alan, geleceğimizden çalınan bir can suyudur.
İklim krizinin tetiklediği göçler ve kontrolsüz ticaret, "istilacı yabancı türlerin" yerli ekosistemlere sızmasına neden oluyor. Kendi doğal ortamları dışında aşırı çoğalan bu türler, yerli biyoçeşitliliği yok ederek tarımdan balıkçılığa kadar her alanı tehdit ediyor. 2026 yılı itibarıyla yürürlüğe giren yeni yönetmelikler gösteriyor ki; istilacı türlerle mücadele artık bir güvenlik meselesidir.
Doğanın dengesini bozan her yabancı müdahale, zincirleme bir yıkımın başlangıcıdır
COVID-19 süreci bize acı bir ders verdi: Doğayı tahrip ettiğimizde, yaban hayatı ile insan arasındaki o ince "güvenlik duvarı" yıkılıyor. Yaban hayatı ticareti ve habitat kaybı, hayvanlarda bulunan virüslerin insanlara sıçrama riskini artırıyor. Kuş gribi ve Batı Nil virüsü gibi zoonoz hastalıklar, aslında doğanın "artık alanıma girmeyin" diyen sessiz uyarılarıdır.
Yaban hayatını korumak, bir sonraki küresel pandemiyi durdurmanın en ucuz ve en etkili yoludur.
İnsan sağlığı, hayvan sağlığı ve çevre sağlığı birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Bugün yaban hayatını korumak için attığımız her adım, hastanelerdeki yükü azaltmak, gıda güvenliğini sağlamak ve ekonomiyi korumak anlamına gelir. Gelecek nesillere sadece bir müze bırakmak istemiyorsak, doğayla olan savaşımızı bugün bitirmek zorundayız.
Sağlıklı bir doğa yoksa, sağlıklı bir insanlıktan bahsetmek mümkün değildir.